30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun.

Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler’ den alınmıştır.
Tarih 25 Ağustos 1922, günlerden Cuma idi.
İsmet Paşa saat 12.00’de ordulara ve Kocaeli Grubu’na genel taarruz emrini yolladı.
Gün batıyordu.
Sesi güzel askerler, topların, cephane sandıklarının ya da taşların üzerine çıkarak ezan okudular. Cephe boyunca tabur tabur akşam namazı kılındı ve zafer için dua edildi.
Sessizce sıcak yemek yenildi.
Uzun asker kaputlu, beyaz başörtülü Gül Hanım Dördüncü Kolordu birliklerini dolaşıyordu: Haykırdı;
“…Hiç yakınmadan silahınıza cephane, size ekmek taşıdık. Yüksünmeden siperlerinizi kazdık. Severek yaranızı yıkadık, kırığınızı sardık. Ateş altında suyunuzu yetiştirdik. Yolunuza saçımızı serdik. Şimdi bunca kadının hakkını, erkek olmanın bedelini ödeme vaktidir. Eğer bu sefer kardeşlerinizi kurtarmadan dönerseniz, bilin ki ananız da, bacınız da, yavuklunuz da hakkını helal etmeyecektir…”
- Tümen’de bir er onbaşısına fısıldadı:
“Alay sabah sancak açacak mı?”
“Öyle duydum.”
“Açarsa askere rüzgar yetişemez.”
- Tümende bir teğmen takımını çevresine toplamıştı.
“Eğer gözümü bir an için olsun geriye çevirirsem, ölümden yılıp da geriye tek bir adım bile atarsam, beni hain bilin. Kanım size helal olsun!”
Askerler köyden gelmiş mektup, sigara tabakası, yavuklu yadigarı çevre, işlemeli çorap gibi değerli eşyalarını bölük emrine teslim ettiler. Sonra birbirleriyle helalleştiler. Dargınlar barıştı.
Toplan boruları vurmaya başlamıştı. Silahları kuşanıp düzene girdiler. Sallanıp da ses çıkaracak ne varsa hepsini sıkılayıp bağladılar.
Takımlar, bölükler, taburlar, alaylar, bataryalar, cephane ve yiyecek kolları, sıhhiyeciler, muharebeciler, istihkamcılar, gündüzden yolları öğrenmiş kılavuzların öncülüğünde, taarruza hazırlık mevkilerine doğru, büyük bir sessizlik içinde yürümeye başladılar.
Kısa bir yürüyüş yapacaklardı.
Üç günlük bir hilal vardı gökyüzünde. İnce kollarıyla bir yıldızı kucaklamıştı. Yaşlılar bunu zafere yordular.
“Ağır ağır Kocatepe’ye çıktılar”
Paşalar ve karargahlarının savaş kademeleri, halkın “Kılıcınız keskin olsun! Allah’a emanet olun!”sesleri arasında Şuhut’tan ayrılıp Kocatepe’nin eteğindeki çadırlı ordugaha taşınmışlardı. Ordugah Çakırözü deresinin yanına kurulmuştu.
Yalnız telgraf takırtıları, telsiz bipleri ve su değirmeninin gıcırtısı duyuluyordu. s.606
Başkomutan, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve karargahlarının savaş kademeleri, saat 03.30’da atlara bindiler. Sisli, serin, karanlık bir geceydi.
Ağır ağır Kocatepe’ye çıktılar.
Saat 05.00’e doğru gün ışımaya, sis dağılmaya, Afyon’un kalesi ve dev tepeler yavaş yavaş belirmeye başladılar.
Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de, ordusunun başındaydı. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret etti, İsmet Paşa Nurettin Paşa’yı uyardı. 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa telefonla kolordulara gerekli emri verdi.
Önce bir tek top sesi duyuldu, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düştü. Sonra bütün toplar düzenleme (tanzim) ateşi için gürlediler.
05.30’da batarya komutanları zevk narası atar gibi emir verdiler:
“Ateş!…”
“Ateş!…”
“Ateş!…”
Ne Yunanlılar böyle yoğun, dehşet verici ateş görmüştü, ne de Türkler. Tepeler yanıyordu sanki. Cephanelikler ateş alıyor, kamyonlar uçuyor, toplar parçalanıyordu. Kocatepe bile zangırdıyordu.
Piyadeler hücum mevzilerine, tel örgülere doğru ilerlemeye başladılar.
Bu cehennemlik ateş 20 dakika sürdü. Bataryalar bu kez 10 dakika sürecek imha (yok etme) ateşine geçtiler. Siperleri ve gözetleme yerlerini dövmeye başladılar.
Başkomutan ateş planını, topların ustaca kullanımını çok beğenmişti. İsmet Paşa’ya birçok kez teşekkür edecekti.
Bazı tel örgüler topçu ateşiyle yıkılmıştı. Bazılarını da istihkamcılar ya da sabırsız askerler yıktılar. İmha ateşi sona erer ermez subaylar ve askerler, açılan gediklerden mevzilere, direnek merkezlerine daldılar.
Fırtına gibi esiyorlardı:
“Allah Allah… Allah Allah…”
Topçular ateşi ilerilere kaydırdılar. Top, makineli tüfek, el bombası, boru sesleri ve savaş naraları içinde, 06:45’te 5. Tümen Kalecik Sivrisini ele geçirdi. On dakika sonra 15. Tümen’in 38. Alayı’nın da Tınaz Tepe’yi aldığı haberi geldi.
Belen Tepe’nin ön yamacındaki yüksek ve sık çalılar, top ateşi yüzünden tutuşmuştu. Subaylar ve askerler hiç duraksamadan bu alevlere daldılar. Kimi yanarak şehit oldu, kimi alevlerin içinden ok gibi geçip siperlere, direnek merkezlerine girdi.
Saat 09.00’da 23. Tümen de Belen Tepe’yi ele geçirmişti.
Alınmaz, geçilmez, yarılmaz sanılan Afyon mevzilerinin en kritik yerleri tek tek ele geçiriliyordu. Şimdi bu başarıyı derinleştirip genişletmek gerekti.
Hava Bölüğü Yunan İhtiyat Kolordusu’nun düzeninde bir değişiklik olmadığını rapor etti. Bu iyi haberdi.
Sabah aynı saatte 2. Ordu’nun ve Kocaeli Grubu’nun yaklaşık 100 topu da ateşe başlamıştı.
Top ateşleri geri kaydırılınca, ilk hat birlikleri, karşılarındaki birlikleri yerlerinde tutmak için taarruza kalktılar. Gösteriş taarruzu olduğu için çatışmalar sert değildi. Ama Yarbay Salih Omurtak’ın komutasındaki 61. Tümen, ciddi bir atılımla cephesindeki güçlü Kazuçuran direnek merkezini ele geçiriverdi. Bu sonuç Yunanlıları duraksattı: Asıl taarruz yeri kuzey miydi yoksa güney miydi?
Demiryolu ve telgraf hatları, köylülerin de yardımıyla, birkaç yerden tahrip edildi. Birinci ve İkinci Yunan Kolordularının İzmir’le ulaşım ve haberleşmesi kesildi.
Saat 14.00’tü.
Kocatepe’de hava öğleden sonra gerginleşti. Hız azalmış, cephe hala yarılamamıştı. Yunanlılar bazı yerleri geri almaya başlamışlardı.
Nurettin Paşa çok sinirliydi. Gecikme, Kurmay Başkanı Asım Bey’i ve bazı kurmayları da telaşlandırmıştı.
Başkomutan gözünü kırpmadan savaşı izliyordu. Genellikle ayaktaydı. Kimi zaman bir taşa ilişip haritasını işaretliyordu. Yemek yememişti. Ardarda kahve ve zincirleme sigara içiyordu.
İsmet ve Fevzi Paşalar sakin görünüyorlardı.
Savaş aşağıda, tepeler, yarlar, çukurlar, taşlı bayırlar, kayalar, siperler, tel örgüler, hendekler, kum torbaları, makineli tüfek yuvaları, kamyon ve top enkazları yanmaya devam eden çalılar, ölüler ve toplanmamış yaralılarla dolu ürkünç arazide, savaş dumanı altında bir an bile durmadan devam ediyordu.
Bu sınırlı alanda altmış bin insan boğuşmaktaydı.
Türkler gecenin içinden boran gibi geldiler. Süngüleri aydınlatma fişeklerinin keskin ışığında parıl parıl yanıyordu.
Yarın bu iş biter.”
Albay Kemalettin Sami Bey, tümen komutanlarına dedi ki:
“Birlikleriniz imha derecesinde sarsılsa bile bugün hedeflerinizi zaptedeceksiniz.”
“Başüstüne!”
Albay İzzettin Bey de Tınaz Tepe’ye geldi. Yarma bölgesindeki iki tümen komutanıyla buluştu.
“Bugün ne pahasına olursa olsun, cepheyi yaracağız.”
“Emredersiniz!”
Saat 13.00’tü.
“Afyon’un düşeceğini hiç düşünmemişlerdi”
Kolordu Bağlı Birlikleri, Afyon’daki askeri okulun öğrencileri, Yunanlı memurlar, cephane kamyonları, ambulanslar, demiryolu görevlileri, subay aileleri, kargaşalık içinde Afyon’u terk ediyorlardı.
Kargaşalığın sebebi, Afyon’un düşeceği hiç düşünülmediği için bir boşaltma planı yapılmamış olmasıydı.
Bütün minarelerden sala verilmeye başlandı.
İmaret Camisine koşup aç ve susuz bırakılmış olan Türkleri kurtardılar. Ama gittikçe genişleyen yangınlarla baş edemediler.
- Tümen, Yunan cephesinin gerisindeki Türk köyü Sinirköy’den (şimdiki adı Tınaztepe) geçerek kuzeybatıya doğru ilerleyecekti. Yamaçtan aşağıya inerken, tümen bandosu İzmir Marşı’nı çalmaya başladı.
Köylüler sevinç gözyaşları dökerek komutanların ellerini öpmeye koştular. Atlara, özengilere sarılıyor, kızlar askerlerin üzerine çeyiz bohçalarından çıkardıkları mendilleri, çevreleri atıyor, kolonya serpiyorlardı.
Tümen köyü hiç durmadan geçit, ovaya inip ilerledi. Saat 14.00’tü.
Zaferin sihri buydu…
- Tümen’den bir alay saat 17.30’da Afyon’a girdi.
Halk yol boyunca iki yana ayran kazanlarını, su küplerini, börek ve ekmek kadayıfı tepsilerini, dilim dilim kesilmiş karpuzları, kavunları dizmişti.
Alay Komutanı iki bölüğü yangınları söndürmeye yolladı. Kalanlar durmadılar, yürüyüşlerini biraz ağırlaştırıp yiyerek, içerek, alkışlar, dualar arasında yürüdüler.
Dördüncü Kolordu’nun öteki üç tümeni de hızla tepelerden aşağıya, Afyon’un batısına iniyordu. Görevi Yunan tümenlerinin Dumlupınar’a çekilmesini önlemek ve rastladığı birlikleri imha etmekti. Pek az uyumuş, durmadan dövüşmüşlerdi. Ayakları yara içindeydi. Öğle yemeği yememişlerdi. Ama hiç savaşmamış gibi dinç ve neşeliydiler.
Zaferin sihriydi bu.
Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa’nın savaş idare yerine gelmişti. İki paşa kucaklaştılar Kurmaylar paşaların çevresini sardı. Hepsinin yüzü parlıyordu.
Fevzi Paşa’nın açıklamasını dinleyen Yakup Şevki Paşa, “…Yani Afyon cephesini yardık, düşman ordusunu üçe böldük ve dört günde düşmanın iki kolordusunu kuşatacak duruma geldik ha?” dedi. Hayret içindeydi.
Fevzi Paşa güldü:
“Evet paşam.”
Yakup Şevki Paşa, “Ben tecrübesiz, kararsız, korkak bir asker değilim…”dedi kendine dargın bir sesle, “…ama ne iddia ettimse tersi çıktı. Neye karşı durdumsa mahcup oldum. Yahu, bu mucizenin sırrı ne?”
Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa’nın elini okşadı ve sorusunu cevapladı:
“Mustafa Kemal Paşa.”
Bu mucizenin sırrı Gazi Mustafa Kemal, silah arkadaşları ve kahraman Türk ordusuna şükranlarımızı sunarız.
Türk milletinin İstiklal ve hürriyete olan inancını tüm dünyaya haykırdığı, hâkimiyetin kayıtsız şartsız kendisine ait olduğunun sembolü olan Türkiye Cumhuriyeti’ nin doğuşunu müjdeleyen,
30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutlarız.



